
Kendini duymak: Modern zihnin içinde bir sessizlik arayışı
Gün içinde ne çok şey duyuyoruz. Telefon bildirimleri, konuşmalar, haberler, yapılacak işler, yetişmemiz gereken saatler ve bir türlü bitmeyen sorumluluklar… Zihnimiz neredeyse hiç boş kalmıyor. Üstelik hem dışarıdan gelen seslerle hem de kendi içimizde sürüp giden konuşmalarla oldukça meşgulüz. Ne yapmamız gerektiğini, neyi daha iyi yapabileceğimizi, nerede eksik kaldığımızı düşünüyor, bazen henüz yaşamadığımız günlerin yükünü bile bugünden taşımaya başlıyoruz. Bunca sesin arasında ise belki de en az duyduğumuz kişi yine kendimiz oluyoruz.
Kendimizi duymak, aklımızdan geçen her düşüncenin peşine takılmak anlamına gelmez. Tam tersine, zihnimizden geçen düşüncelerle hissettiklerimiz arasındaki farkı görebilmemiz gerekir. Günlük hayatın telaşları içinde çoğu zaman duygularımızı fark etmek yerine erteleme eğiliminde oluyoruz. Yorgunluğumuzu biraz dinlenince geçecek bir ayrıntı, huzursuzluğumuzu yoğunluğun doğal bir sonucu, isteksizliğimizi ise geçici bir durum olarak görüyoruz. Elbette yeri geldiğinde bunların hepsi doğru olabilir. Ancak aynı duygular tekrar tekrar karşımıza çıkıyorsa belki de onları susturmaya çalışmak yerine bize ne anlatmak istediklerini anlamamız gerekir. Çünkü kendimizi tanımak, güçlü yanlarımızı bilmenin yanı sıra içimizde olup biteni fark edebilecek kadar kendimize yakın olabilmektir.
Modern yaşam bize hız kazandırdı, fakat bu hızın her zaman açıklık getirdiğini söylemek zor. Bazen tam tersine, ne kadar hızlanırsak kendimizden de bir o kadar uzaklaşmış oluyoruz. Bir karardan diğerine, bir sorumluluktan ötekine geçerken bütün bunları neden yaptığımızı düşünmeye bile fırsat bulamıyoruz. Günlerimiz doluyor, takvimlerimiz doluyor, zihnimiz doluyor… Ne var ki hayatımızın böylesine dolu dolu olması, kendimizle bağımızın da aynı ölçüde güçlü olduğu anlamına gelmiyor. Belki de arada sırada kendimize sormamız gereken en önemli sorulardan biri şu: Bütün bu koşuşturmanın içinde biz nasılız? Çünkü yoğun olmamız, kendimizi iyi hissettiğimiz anlamına gelmiyor. Her şeye yetişmek peşindeyken kendimize geç kalmamız da mümkün.
Sessizlik, tam da bu nedenle, yalnızca sesin olmadığı bir alandan çok daha fazlasıdır. Bazen de kendimizle aramızdaki mesafeyi fark ettiğimiz yerdir. Birkaç dakikalığına da olsa sürekli bir şeylerle ilgilenme halinden çıktığımızda, uzun zamandır ertelediğimiz bazı sorular görünür olmaya başlayacaktır. Bizi gerçekten neler yoruyor? Nelere gerçekten ihtiyaç duyuyoruz? Hayatımızda neyin daha fazla, neyin daha az olmasını tercih ediyoruz? Bu soruların cevaplarını bazen pat diye bulamayabiliriz. Zaten her seferinde bulmak gibi bir zorunluluğumuz da yok. Her farkındalık anında uygun bir çözüm üretmemiz gerektiğini düşünmek, modern zihnin başka bir telaşıdır. Oysa bazen yalnızca doğru sorunun farkına varıp sormak bile değişim adına bir başlangıç olabilir.
Kendimizi dinlediğimizde illaki hoşumuza giden cevaplarla karşılaşmayabiliriz. Bazen uzun zamandır sürdürdüğümüz bir alışkanlığın artık bize iyi gelmediğini, sürekli ertelediğimiz bir ihtiyacımız olduğunu ya da hayatımızın bazı alanlarında değişime ihtiyaç duyduğumuzu fark ederiz. Bunları fark etmek ilk anda bize rahatlatıcı gelmeyebilir. Ancak görmediğimiz bir şeyi anlamak da anlamadığımız bir şeyi değiştirmek de o kadar kolay olmaz. Bu nedenle kendimizi dinlemenin amacı kusursuz bir hale ulaşmaktan çok kendimizle daha açık ve gerçek bir ilişki kurabilmektir.
Belki de kendimizi duymayı zorlaştıran en önemli şeylerden biri, her duyguyu hemen düzeltmemiz gerektiğine inanıyor olmamızdır. Üzgünsek hemen iyi hissetmek, yorulduysak hemen toparlanmak, kararsızsak hemen bir cevap bulmak istiyoruz. Oysa kimse her an net, güçlü ve hazır olamaz. Bazı dönemlerde düşünmeye, bazı dönemlerde dinlenmeye, bazen de yalnızca ne hissettiğimizi anlamaya ihtiyaç duyabiliriz. Kendimize bu alanı tanımak bizi kesinlikle hayatın dışına sürüklemez. Aksine, hayatın içinde daha farkındalıklı bir yerde durmamıza katkı sağlar.
Kendimizi duyduğumuzda hayatın bütün sorunları ortadan kalkacak diye bir şey de yok. Ancak neye gerçekten ihtiyaç duyduğumuzu, bizi neyin yorduğunu ve hangi noktada biraz durmamız gerektiğini daha açık görmeye başlayabiliriz. Zaman içinde her düşünceye aynı önemi vermemeyi ve her duygunun içinde kaybolup gitmemeyi de öğreniriz. İç sesimizi duymak, zihnimizdeki bütün sesleri susturmayı gerektirmez. Olması gereken, aralarından gerçekten bize ait olanı fark edebilmektir.
Kendimizi duymak büyük ve gösterişli bir dönüşüm de gerektirmez. Çoğu zaman küçük fark edişlerle başlar: Yorulduğumuzu kabul etmekle, bir karar vermeden önce kendimize biraz zaman tanımakla, ne hissettiğimizi gerçekten düşünmekle ya da birkaç dakika boyunca hiçbir şeyi çözmeye çalışmadan kendimizle baş başa kalabilmekle… Modern zihnin belki de en çok ihtiyaç duyduğu şey, daha fazla düşünmekten ziyade düşüncelerinin arasında kendine de yer açabilmektir. Çünkü hayatın gürültüsü hiçbir zaman tamamen bitmeyecektir. Asıl mesele, bütün o hareketin, telaşın ve sesin içinde kendimizi duyabilecek kadar kendimize yakın kalabilmektir.