
Diyet yapmadan 19 kilo verdi! İğneye bile gerek kalmadı:
Henüz ergenlik döneminde başlayan bu süreç, okul zorbalığı ve toplumsal baskılarla derinleşiyor. Kendi anlatımına göre, yediği her lokma zamanla bir suçluluk hissine dönüşüyor. Açlık sadece fiziksel değil, duygusal bir boşluğun da ifadesi haline geliyor. Ve bu durum, yıllar sürecek bir kısır döngünün başlangıcı oluyor.
18 yaşına geldiğinde 70 kilonun üzerine çıkan bir bedenle kendini rahatsız hissettiğini anlatıyor. Ancak sorun sadece kilo değil. Asıl mesele, zihninde hiç susmayan o yemek sesi. Ne yiyeceğini, ne zaman yiyeceğini ve bunun doğru olup olmadığını sürekli sorgulayan bir iç diyalog.
Bu noktada devreye giren kavram “yemek gürültüsü”. Psikoterapist ve kilo verme uzmanı Sarah Wrigglesworth bu durumu üç ayrı katmanda açıklıyor. Fiziksel açlık, diyet kültürünün yarattığı baskı ve duygusal yeme. Wrigglesworth’e göre bu üçü çoğu zaman iç içe geçiyor ve kişinin gerçek ihtiyacını anlamasını zorlaştırıyor.
Kate Rowe-Ham ise kendi deneyiminde en baskın olanın “diyet sesi” olduğunu söylüyor. İnce olmanın idealize edildiği bir kültürde büyümenin etkisiyle, sürekli daha zayıf olması gerektiğini düşünen bir zihne sahip olduğunu aktarıyor. Bu düşünce onu yıllarca düzensiz beslenmeye ve kendine karşı acımasız olmaya itiyor.
Bir süre sonra bu kontrol, aşırı kısıtlamaya dönüşüyor. Öğün atlamak bir başarı gibi hissediliyor. Daha az yemek daha güçlü olmak anlamına geliyor. Ancak bu durumun sürdürülebilir olmadığını yıllar sonra fark ediyor. Çünkü bu davranış, aşırı yeme ile aynı duygusal kökten besleniyor. Dönüm noktası ise 30’lu yaşlarında egzersizle kurduğu ilişki oluyor. İlk kez zayıf olmak için değil, güçlü hissetmek için hareket etmeye başladığını belirtiyor. Koşmak, ağırlık kaldırmak ve bedeninin neler yapabildiğini görmek bakış açısını değiştiriyor.
40’lı yaşlarına geldiğinde ise zihinsel olarak büyük bir kırılma yaşıyor. Artık yemekle pazarlık yapmayı bırakıyor. Kendini iyi hissettiren şeyleri seçmeye başlıyor. Yiyecekleri iyi ya da kötü olarak etiketlemek yerine, bedenine nasıl hissettirdiğine odaklanıyor. Bu noktada beslenme alışkanlıklarını da yeniden düzenliyor. Yeterli protein ve lif alımının kan şekerini dengelediğini ve tatlı isteğini azalttığını vurguluyor. Wrigglesworth de bu konuda benzer bir noktaya dikkat çekiyor. Ona göre kan şekeri düştüğünde, kişi gerçek açlık olmasa bile yeme isteği hissediyor.
Bugün geldiği noktada ise çok daha farklı bir yerde olduğunu söylüyor. Artık günlük hayatında küçük ama sürdürülebilir alışkanlıklara odaklanıyor. Haftada birkaç gün ağırlık antrenmanı yapıyor, koşuyor ve aktif kalmaya özen gösteriyor. Bilimsel çalışmalar da bu yaklaşımı destekliyor. Günde 4 bin adım atmanın bile sağlık üzerinde anlamlı etkileri olduğu belirtiliyor. Bu da ulaşılması zor hedefler yerine gerçekçi alışkanlıklar daha önemli.
UYGULAMALARI İNDİREBİLİRSİNİZTürkiye'den ve Dünya’dan son dakika haberler, köşe yazıları, magazinden siyasete, spordan seyahate bütün konuların tek adresi http://milliyet.com.tr ; Milliyet.com.tr haber içerikleri izin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez. Kanuna aykırı ve izinsiz olarak kopyalanamaz, başka yerde yayınlanamaz.