
Hayatımızın sessiz maliyeti:
Bir zamanlar birine ulaşmak için beklemek gerekirdi. Telefonun çalmasını, mektubun gelmesini, bir görüşmenin gerçekleşmesini ya da karşı tarafın uygun olmasını beklerdik. Şimdi ise birine ulaşmak hepi topu birkaç saniye sürüyor. Mesaj gönderiyor, cevap bekliyor, gelene kadar da ekrana tekrar tekrar bakıyoruz. Telefon elimizde olmasa bile zihnimiz çoğu zaman orada kalıyor. Bir bildirim, bir mesaj, bir e-posta, bir sosyal medya etkileşimi derken günün içine sayısız küçük çağrı yerleşiyor. Üstelik bunların çoğu acil olmadığı hâlde zihnimizde acilmiş gibi bir yer ediniyor. Böylece modern hayatın bize sunduğu kolaylıklardan biri, fark etmeden sürekli karşılamamız gereken bir beklentiye dönüşüyor: Her an ulaşılabilir olmak.
Ulaşılabilir olmakla sürekli ulaşılabilir olmak arasında önemli bir fark var. Birine gerektiğinde ulaşabilmek hayatı kolaylaştırabilir ama günün her saatinde cevap vermeye hazır olmak kendi zamanımızın sınırlarını belirsizleştirebilir. Mesai bitmiş olsa da iş mesajları telefon ekranına düşebilir. Aileyle geçirilen bir akşamın ortasında bir arkadaşımız yazabilir. Dinlenmek için uzandığımızda sosyal medyadan bir bildirim gelebilir. Cevap vermesek bile mesajın orada olduğunu biliriz. Görünmeyen yük de çoğu zaman tam burada başlar. Çünkü yük, telefona bakmanın ötesinde zihnimizin bir bölümünün sürekli “Acaba ne mesajı geldi?” hatta “Acaba bir mesaj geldi mi?” sorusuna açık kalmasıdır.
Bu durum dikkatimizi dağıtabilir. Bir işle uğraşırken gelen küçük bir bildirime bakmak yalnızca birkaç saniye sürer ama dikkatimiz başka yere yöneldiğinde yaptığımız işe yeniden dönmek daha fazla zaman alacaktır. Üstelik bunu gün içinde defalarca yaşadığımızda tek bir büyük kesinti değil, çok sayıda küçük bölünme ortaya çıkar. Kitap okurken telefona bakmak, yemek yerken mesaj cevaplamak, biriyle konuşurken ekrana göz atmak ya da çalışırken gelen her uyarıyı kontrol etmek zamanla alışkanlığa dönüşebilir. Böyle bir düzende günün sonunda çok şey yapmış gibi görünürüz ama hiçbirine kendimizi tam olarak verememiş olabiliriz.
Bir de “hemen cevap verme” beklentisi var. Teknoloji iletişimi hızlandırdıkça bu hızı bir tür nezaket ölçüsüne dönüştürmeye başladık. Mesaja kısa sürede cevap vermeyen kişi ilgisiz sayılabiliyor, aramayı açmayan kişiyse o sırada müsait olmayabileceği düşünülmeden ulaşılmaz olarak değerlendirilebiliyor. Oysa bir insanın mesajı gördüğü anda cevap vermemeyi tercih etmesi, karşısındaki kişiye değer vermediği anlamına gelmez. Bazen yalnızca o anda içinde bulunduğu konuşmaya, aklındaki düşünceye ya da başka bir işe odaklanmaya ihtiyacı vardır. Her iletişimin anında karşılık bulması gerektiğini düşünmek, insanın kendi zamanını yönetme hakkının giderek daralmasına sebep olacaktır.
Sürekli ulaşılabilir olma hâli dışarıdan gelen taleplerle sınırlı değil. Bir süre sonra dışarıdan bir çağrı gelmese bile telefonu kendimiz kontrol etmeye başlıyoruz. Telefon sessizdeyken ekranı açmak, herhangi bir bildirim gelmemişken uygulamalara bakmak, birkaç dakika boş kalınca otomatik olarak sosyal medyaya yönelmek bunun örnekleri. Dikkat çekici olan, çoğu zaman gerçekten ne aradığımızı bilmeden ekranı kontrol etmemiz. Bir haber ya da belirli bir mesaj beklemediğimiz hâlde yine de bakma ihtiyacı hissedebiliyoruz. Böylece telefon yalnızca bir iletişim aracı olmaktan çıkıp gün içindeki küçük boşlukları otomatik olarak doldurduğumuz bir araca dönüşmüş oluyor.
Bu noktada telefonu tamamen bırakmak gibi gerçekçi olmayan bir öneriden söz etmiyoruz. Çünkü telefon artık iş hayatından aile iletişimine, bankacılıktan eğitime kadar hayatın pek çok alanında gerekli. Asıl mesele teknolojiyi hayatımızdan çıkarmak değil, onun hayatımızdaki yerini yeniden belirlemek. Bu cihazla bize her an ulaşılabilir ama bu, bizim de her an cevap vermek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Bunu hatırlamak günlük yaşamımızın niteliğini ciddi biçimde değiştirecektir.
Bundan dolayı kendi iletişim alışkanlıklarımızı bir gözden geçirmek bize çok şey söyleyebilir. Gün içinde gerçekten acil olan kaç mesaj geliyor? Hangi bildirimler gerekli, hangileri yalnızca dikkatimizi bölüyor? Her aramayı o anda cevaplamak zorunda mıyız? Çalışırken, yemek yerken, dinlenirken ya da biriyle yüz yüze konuşurken telefon gerçekten önceliğimiz mi olmalı? Daha da önemlisi, cevap vermediğimizde duyduğumuz huzursuzluk kendi ihtiyacımızdan mı kaynaklanıyor, yoksa çevrenin oluşturduğu “hemen cevap vermelisin” beklentisinden mi?
Kendi zamanımız üzerinde söz sahibi olmak çoğu zaman küçük sınırlar koymakla başlar. Bir toplantı sırasında telefonu sessize almak, yemek yerken telefonu masadan kaldırmak, gün içinde belirli saatleri bildirimlerden uzak geçirmek, bir mesaja cevap vermek için kendimize zaman tanımak ya da gece uyumadan önce telefonla aramıza biraz mesafe koymak bunlardan bazıları. Amaç katı kurallar koymak değil, dikkatimizin sürekli dışarıdan gelen çağrılar tarafından yönetilmediği bir düzen kurmak.
Çünkü yalnızca zamanımız değil, dikkatimiz de sınırlı. Günün yirmi dört saat olması, bu sürenin tamamını aynı verimlilikle kullanabileceğimiz anlamına gelmez. Üstelik dikkatimiz bölündükçe yalnızca çalışma biçimimiz değil, dinlenme ve ilişki kurma biçimimiz de değişebilir. Bir çocuğun anlattığını gerçekten dinlemek, arkadaşımızla konuşurken telefonu kontrol etmemek, elimizdeki kitabın birkaç sayfasını bölünmeden okuyabilmek ya da yalnızca düşüncelerimizle baş başa kalabilmek bile düşündüğümüzden daha değerli olabilir.